Türkiye yeni bir yol ayrımında. Ya demokratikleşmeden yana bir rotaya girecek, ya da daha karanlık bir diktatörlüğe. Bu aşamada partimizin duruşu ve politikaları önemlidir. 106 yıllık bir savaşım geçmişine sahip olan partimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasından itibaren tüm siyasal, ekonomik ve toplumsal olayların şahididir. Sadece şahidi değil aynı zamanda muhatabıdır da. Öznesi olduğu sınıf savaşımında iki sınıf arasında bir sınıfın ardıcıl savunucusu, temsilcisi ve öncüsü olduğu içindir ki sınıf düşmanının her tür yaptırımlarına maruz kalmıştır. Partimizin kurucu Genel Başkanı Mustafa Suphi ve yoldaşlarının haince katledilmeleri adını sadece siyasi cinayet olarak niteleyerek geçilecek bir cinayet değildir. Bu cinayet ve ardından cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfların ve onun devletinin partimize karşı saldırıları Türkiye burjuvazisinin partimiz TKP’yi ne derece ciddi bir siyasal güç olarak değerlendirdiğinin kanıtıdır. Burjuvazi henüz cumhuriyetin kuruluş aşamasından başlamak üzere TKP’yi baş düşman ilan etmiş ve en katı yöntemler ile kendine önlem almıştır. O dönem burjuvazinin, son on yıllardır da tekelci burjuvazinin ve işbirlikçi oligarşinin bu yaklaşımında hiçbir değişiklik olmamıştır. Piyasada “komünist parti” enflasyonu olduğu bir dönemde bu gerçeğin altını bir kez daha çizmek durumundayız. Ve aynı şekilde adını “komünist” olarak adlandıran hatta partimizin adını devlet icazeti ile kullanan grupların nasıl burunları dahi kanamadan sözde faaliyet yürüttüklerini doğru değerlendirmek zorundayız.
TKP, kurulduğu günden itibaren Türkiye için anti-emperyalist, anti-kapitalist bir program ortaya koymuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı toplumsal kurtuluş savaşına yükseltmeyi amaç edinmiştir. İşçi sınıfının öncülüğünde tüm ezilen ve sömürülen halkların, dinlerin, mezheplerin demokratik bir cumhuriyette eşit haklı olarak ve haklarını anayasal olarak güvence altına almak kaydıyla bir “İşçi-Rençber Şuralar Cumhuriyeti” amacını programına yazmıştır. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Anadolu’ya dönme ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna katılma eylemi bu amaçla idi. O dönemin burjuvazisi tam da bunu engellemek için Onbeşleri haince tuzak kurarak katletmiştir.
106 yıl sonra bugün yine aynı noktadayız. Dünya, bölge ve ülke koşulları değişmiş, gelişen teknoloji sayesinde üretim süreçleri gelişmiş, işçi sınıfının, emekçi yoksul halkların yapılarında parçalanma ve farklılıklar oluşmuş, ancak işgücü sömürüsü ve onun sonuçları ağırlaşmıştır. Emperyalist aşamaya yükselmiş kapitalizm yine dünyanın her kıtasında savaş ocaklarını körüklemekte ve nüfuz alanını genişletmek yoluyla çürüyen yapısına çözümler aramaktadır. Kısacası tüm dönemsel değişikliklere rağmen sınıf savaşımının özünde bir değişiklik olmamış, tam tersine sömürü daha da yoğunlaşmış ve yaygınlaşmıştır.
İşbirlikçi oligarşi nasıl ki niteliğini değiştirmeden yeni yöntemlerle aynı sınıf çizgisinde işgücü sömürüsünü arttırarak devam ettiriyor ise bizler de yeni koşullarda, yeni yol ve yöntemler ile mücadelemizi geliştirmek ve büyütmek durumundayız. Sınıf mücadelesinin özünde değil, biçiminde döneme uygun yol ve yöntemler geliştirmemiz gerekiyor. Sosyalizm ve Komünizm hedefi dünyanın içinde bulunduğu durumda günümüzde dünden daha güncel bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Türkiye’de bir buçuk yılı aşkın süredir yürüyen Barış ve Demokratik Toplum Süreci partimizin dikkat merkezinde yer almaktadır. Partimiz bu süreci Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan anti-demokratik doktrinin düzeltmeye yönelik bir içerik olarak değerlendiriyor. Özellikle konunun Kürt ulusal sorununun gündeme getirilmesi ile olan niteliği Türkiye Cumhuriyeti’nin kodlarının sorgulanması anlamına geliyor. Kürt ulusal sorununun adil, demokratik ve barışçıl çözümü partimizin politikası olagelmiştir. Bu konunun ele alınması devletin demokratikleşmesi ile doğrudan bağlantılıdır. Bu sürecin sancılı olacağı anlaşılmalıdır. Sonuçta yüz yılı aşkındır yok sayılan, asimilasyon, imha, işgal ve savaş yöntemleri ile çözümsüzlüğe terkedilen bir toplumsal konu müzakere edilecek duruma gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devleti başka bir çıkış yolu bulamadığı ve bölgedeki dengeler aleyhine seyredeceği için Kürt Özgürlük Hareketi’nin 90’lı yılların başından itibaren önerdiği müzakere sürecine girmiştir. Savaşan iki tarafın bu müzakereyi yürütmeleri doğaldır ama müzakerelerin TBMM’de yasa niteliğine dönüşmesi bir ilktir. Türkiye kamuoyu yılların “terör” propagandasının etkisindedir ve buna hazır değildir. Bu nedenle devlet ve hükümet süreci kendini koruyarak ilerletmektedir. Diğer yandan Kürt Özgürlük Hareketi’nin lideri Abdullah Öcalan’ın bizzat baş müzakereci olarak süreci yürütmesi sürece ayrı bir nitelik kazandırmaktadır. Öcalan bu süreci sadece Kürt halkının temsilcisi olarak yürütmemektedir. Sürecin niteliği henüz tam olgunlaşmamış olsa dahi Türkiye barış ve demokrasi güçlerinin bütününü ilgilendirmektedir. Süreci ilerletmek ve hukuksal çerçevesini derinleştirmek kısa vadede hedeflenmesi gereken demokratik bir Türkiye mücadelesinin belirleyici bir aşaması olacaktır. Öcalan’ın uyguladığı diplomasi ve politika sağ kesimin en milliyetçi kesimleri tarafından tepki alırken, sol cenahta da ulusalcı gruplar tarafından hedefe konmaktadır. İki ayrı uç maalesef bir noktada buluşmaktadır.
Sınıf savaşımının gereklerini görmezden gelmek aynı zamanda Marksizm-Leninizm’in strateji, taktik ve politika yapma sanatını reddetmeyi beraberinde getirmektedir. Biz TKP olarak süreci Marksist-Leninist açıdan yorumlayıp, sınıf savaşımının ayrılmaz bir bileşeni olan ulusal sorunu genel demokratikleşme programının önemli bir başlığı olarak değerlendiriyoruz. Tarafların niyet ve amaçlarından bağımsız olarak Marksist-Leninist strateji ve politika doğrultusunda duruş belirlemek ve mücadele etmek partimizin yaklaşımını açıklamaktadır. Partimiz bu anlayışla süreci destekleyerek hareket etmektedir ve müzakere sürecini mücadele ile sonuca ulaştırmak için üzerine düşen görevleri yerine getirecektir.
Bugün yürütülen süreç ve ele alınan konular partimizin kuruluşunda karar altına alınan TKP 1. Programı’nın yaşama geçirilemeyen amaçlarının bir kısmını içermektedir. Bu amaçları günümüz koşullarında yaşama geçirmek ve ona uygun politikalar geliştirmek tüm parti örgütlerimizin birincil görevidir. Partimizin 106.kuruluş yıldönümünü bu bilinç ve kararlılıkla karşılıyoruz.
Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komitesi
10 Eylül 2026